13 Aralık 2017 Çarşamba

Çünkü insanın karakteri kaderi, romanın karaktersizi kederidir



“Bizim adadan Süleyman vardır. Çocukluk arkadaşım. Tutturdu bir gün krampon alacakmış. Eminönü’nde bir mağaza varmış, oradakiler hem kaliteli, hem ucuzmuş. Futbol oynuyordum o zamanlar. Yani çok sevdiğimden değil, takım bile tutmam aslına bakarsan. Ama işte Süleyman meraklıydı. Takım kurdular adada. ‘İyi ya, kaleci olurum ben de,’ dedim. İnsan sıkılıyor adada. Arkadaş arıyor. ‘Sen de alırsın bir tane spor ayakkabı,’ dedi. ‘Yok,’ dedim. Hem param yok, hem de krampon dediği ayakkabıyı normalde giyemem.

İndik Eminönü’ne. Annem,  ‘geç olmadan, dön’ dedi. ‘Babanla vapurda falan karşılaşma, sinirlendirme adamı,’ dedi. Kırmızı, mavi, sarı renkli kramponları görünce, ‘almam,’ dediğime pişman oldum. Cebimdeki paraya baktım, beyaz keten ayakkabılara yetiyor. Krampondan daha çok işime yarar. Satın alıp hemen ayağıma giydim. Süleyman gitti, siyah bir krampon seçti. Kenarında mavi çizgisi olan sapsarı bir tanesini gösterdim. ‘Karı mıyım lan ben?’ dedi. Zevklerimiz pek uymuyor ama Süleyman en iyi arkadaşım. Güzel saçları var. İpek gibi. Koşarken savuruyor saçlarını. Siyah ayakkabıları çok yakıştı. Dükkândan çıktık. Bir kız varmış. İstanbul Üniversitesi’nde okuyormuş. Beyazıt’ta. ‘İstersen bekle beni, bir saat görüp geleyim, birlikte döneriz adaya.’ dedi. Saat daha erken ‘olur,’ dedim. Dükkânın camında kendisine baktı. Saçlarını düzeltti. ‘Nasıl kardeşin? Yakıyor yine ortalığı değil mi?’ dedi. Cevabımı beklemeden, ‘Beş kırk beş vapurunda buluşuruz,” diyerek tramvaya binmek üzere Çemberlitaş’a doğru yollandı.

Ne yapsam? İstanbul çok kalabalık. Süleyman gitti. Herkes bana bakıyor. Bugün çok çirkinim. Yıkamamış annem yeşil tişörtümü. Bu eski şeyi giymek zorunda kaldım. Saçlarım da yağlı. Bir o yana, bir bu yana yürüdüm. İçerilere çok girmek istemiyorum. Denizden uzaklaşmak istemiyorum. Yolu karıştırabilir, vapur saatini kaçırabilirim. Cebimde hala para var. Bir lokantaya girip bir şeyler yiyebilirim. Ama tek başına girmek istemiyorum. Bir simit aldım ve başım önümde yeni ayakkabılarıma baka baka, Yeni Cami’ye doğru yürüyordum. İşte o anda birden her yer kırmızı oldu. Beyaz ayakkabılarıma kırmızı damlalar sıçradı. O adam nasıl olduysa tepeden, beşinci kattan, inşaattan, tam önüme düştü. Başı ayaklarımın yanına. Kırmızı. Kendimden geçtim.”


 “Sonra böyle ibne oldum işte. Ne alaka, diyeceksin. Bilmiyorum. Herifin kafası ayağımın dibinde patladı. İbneleştim. Gülme. Bu doğru. Bir süre öyle bön bön baktım etrafa. Kimseyle konuşmadım. Doktora falan götürdüler. Travma sonrası böyle durgun haller olurmuş falan. İlaçlar verdiler. Unuttum o adamı. Ama unutamadım da. Güzellikler olsun hep istedim. Temiz olayım hep. Yüzüm gözüm pırıl pırıl olsun. Üstüme başıma bir kir bulaşmasın istedim. Marilyn Monroe çok güzeldi. Kırmızı elbisesi vardı. Ama çok güzeldi. Ben de öyle güzel olmak istedim. Saçlarım pırıl pırıl olsun istedim. Yani ibne dediysem, erkekleri beğenmiyorum. Marilyn Monroe’yu beğeniyorum. Sadi düştü. Kırmızı oldu her yer. Öldü. Marilyn Monroe doğdu.”

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Komşunun Tuhaf Kafası Yunan Yeni Dalga Sineması

2009 yılında Kynodontas (Köpek Dişi) filmini izlediğimden beri gözüm komşuda. Modern dünyada robota dönüşen, sistemin kölesi, oyun...