13 Aralık 2017 Çarşamba

Çünkü insanın karakteri kaderi, romanın karaktersizi kederidir



“Bizim adadan Süleyman vardır. Çocukluk arkadaşım. Tutturdu bir gün krampon alacakmış. Eminönü’nde bir mağaza varmış, oradakiler hem kaliteli, hem ucuzmuş. Futbol oynuyordum o zamanlar. Yani çok sevdiğimden değil, takım bile tutmam aslına bakarsan. Ama işte Süleyman meraklıydı. Takım kurdular adada. ‘İyi ya, kaleci olurum ben de,’ dedim. İnsan sıkılıyor adada. Arkadaş arıyor. ‘Sen de alırsın bir tane spor ayakkabı,’ dedi. ‘Yok,’ dedim. Hem param yok, hem de krampon dediği ayakkabıyı normalde giyemem.

İndik Eminönü’ne. Annem,  ‘geç olmadan, dön’ dedi. ‘Babanla vapurda falan karşılaşma, sinirlendirme adamı,’ dedi. Kırmızı, mavi, sarı renkli kramponları görünce, ‘almam,’ dediğime pişman oldum. Cebimdeki paraya baktım, beyaz keten ayakkabılara yetiyor. Krampondan daha çok işime yarar. Satın alıp hemen ayağıma giydim. Süleyman gitti, siyah bir krampon seçti. Kenarında mavi çizgisi olan sapsarı bir tanesini gösterdim. ‘Karı mıyım lan ben?’ dedi. Zevklerimiz pek uymuyor ama Süleyman en iyi arkadaşım. Güzel saçları var. İpek gibi. Koşarken savuruyor saçlarını. Siyah ayakkabıları çok yakıştı. Dükkândan çıktık. Bir kız varmış. İstanbul Üniversitesi’nde okuyormuş. Beyazıt’ta. ‘İstersen bekle beni, bir saat görüp geleyim, birlikte döneriz adaya.’ dedi. Saat daha erken ‘olur,’ dedim. Dükkânın camında kendisine baktı. Saçlarını düzeltti. ‘Nasıl kardeşin? Yakıyor yine ortalığı değil mi?’ dedi. Cevabımı beklemeden, ‘Beş kırk beş vapurunda buluşuruz,” diyerek tramvaya binmek üzere Çemberlitaş’a doğru yollandı.

Ne yapsam? İstanbul çok kalabalık. Süleyman gitti. Herkes bana bakıyor. Bugün çok çirkinim. Yıkamamış annem yeşil tişörtümü. Bu eski şeyi giymek zorunda kaldım. Saçlarım da yağlı. Bir o yana, bir bu yana yürüdüm. İçerilere çok girmek istemiyorum. Denizden uzaklaşmak istemiyorum. Yolu karıştırabilir, vapur saatini kaçırabilirim. Cebimde hala para var. Bir lokantaya girip bir şeyler yiyebilirim. Ama tek başına girmek istemiyorum. Bir simit aldım ve başım önümde yeni ayakkabılarıma baka baka, Yeni Cami’ye doğru yürüyordum. İşte o anda birden her yer kırmızı oldu. Beyaz ayakkabılarıma kırmızı damlalar sıçradı. O adam nasıl olduysa tepeden, beşinci kattan, inşaattan, tam önüme düştü. Başı ayaklarımın yanına. Kırmızı. Kendimden geçtim.”


 “Sonra böyle ibne oldum işte. Ne alaka, diyeceksin. Bilmiyorum. Herifin kafası ayağımın dibinde patladı. İbneleştim. Gülme. Bu doğru. Bir süre öyle bön bön baktım etrafa. Kimseyle konuşmadım. Doktora falan götürdüler. Travma sonrası böyle durgun haller olurmuş falan. İlaçlar verdiler. Unuttum o adamı. Ama unutamadım da. Güzellikler olsun hep istedim. Temiz olayım hep. Yüzüm gözüm pırıl pırıl olsun. Üstüme başıma bir kir bulaşmasın istedim. Marilyn Monroe çok güzeldi. Kırmızı elbisesi vardı. Ama çok güzeldi. Ben de öyle güzel olmak istedim. Saçlarım pırıl pırıl olsun istedim. Yani ibne dediysem, erkekleri beğenmiyorum. Marilyn Monroe’yu beğeniyorum. Sadi düştü. Kırmızı oldu her yer. Öldü. Marilyn Monroe doğdu.”

Virginia Woolf'un dostu, kadınların ve erkeklerin aşkı; Lytton Strachey


Bu bana çok olur. Ben buna "serendipity" ya da benim kurmaca çevirimle "rastbul" derim. Yani bir şey ararken rastlantı sonucu başka bir şey bulmak. Rastbulmak. Virginia Woolf'un eşine yazdığı intihar mektubunu okuyordum. Birisi kardeşi Vanessa Bell'e diğeri kocası Leonard Woolf'a yazılmış iki mektup bırakmış. Leonard Woolf'a, 18 Mart 1941 tarihinde yazdığı mektubun son satırlarında biraz kaldım.

"Söylemek istediğim şey şu ki, yaşadığım tüm mutluluğu sana borçluyum. Bana karşı daima sabırlı ve çok iyiydin. Demek istediğim, bunları herkes biliyor. Eğer biri beni kurtarabilseydi, o kişi sen olurdun. Artık benim için her şey bitti. Sadece sana bir iyilik yapabilirim. Hayatını daha fazla mahvedemem. Bizim kadar mutlu olabilecek iki insan daha düşünemiyorum."

"Eğer biri beni kurtarabilseydi, o kişi sen olurdun." diyor. Kendisi için bir basımevi kurmuş, kitaplarının basımına yardımcı olmuş, ona destek olan, onu seven bir adam Leonard Woolf. Ama bu sevgi Virginia'yı kurtaramamış.
Virginia Woolf ve eşinin fotoğraflarında bir süre gezindim. İşte tam bu gezinme sırasında Lytton Strachey'i rastbuldum. Virginia'ya bankta çekilmiş bu fotoğrafı önümde yeni bir kapı araladı. Yeni bir merak, yeni bir dünya. Yanlarında iki kişi daha var. Virginia Woolf'dan gözünüzü alabilir ve arkanıza yaslanır fotoğrafa genel olarak bakarsanız. Fotoğraftaki diğer iki kişiyi; birinin bacaklarını diğerinin kolunu görebilirsiniz. Ama baş başa gibidirler. Virginia Woolf ve Lytton Strachey.

1904'de babasının ölümü ardından Woolf kardeşleriyle Bloomsbury'ye taşınır. İçlerinde; E.M. Forster, Dora Carrington, Roger Fry, Vanessa ve Clive Bell, John Maynard Keynes ve Lytton Strachey gibi sanatçı ve entelektüellerin Londra'nın kırsalında bir araya gelerek oluşturdukları Bloomsbury Grubuna Virginia Woolf da dâhil olur. Her biri iyi bir eğitim almış olan grup üyelerini diğer sanatçı topluluklardan ayıran en belirgin özellikleri; kadın sanatçıların ve eşcinsellerin haklarını savunmaları, açık evlilikten yana olmaları ve barışçı politik duruşlarıydı.
Virginia Woolf; en önemli eserlerinden "Mrs. Dalloway," "Kendine ait bir oda" ve "Deniz Feneri" romanlarını Bloombury Grubu'nun içerisindeyken yazmıştır.
Grup üyelerinden "Eminent Victorians" adlı biyografi kitabının yazarı Lytton Strachey, Virginia Woolf'un yakın arkadaşıdır. Lytton Strachey her ne kadar eşcinsel olsa da zekasından ve güzelliğinden etkilendiği Virginia Woolf'la evlenmek ister. 1909 yılının şubat ayında Virginia Woolf'a evlenme teklif eder. Ama cümlesi bittiği anda aslında içinden bunun yanlış bir fikir olduğunu biliyordur. Bunu o sıralar arkadaşı olan, sonradan Virginia Woolf'un eşi olacak Leonard Woolf'a mektubunda şöyle anlatır:

"Evvelsi gün Virginia'ya evlenme teklif ettim. Ettiğim anda eğer kabul ederse bunun sonumuz olacağını hissettim. Ve bu yüzden konuşmayı sonlandırmak istedim. Ama işin kötüsü konuşma devam etti ve bu işin imkânsızlığı çok daha aşikâr hale geldi..."

Lytton Strachey o gün konuşmayı sonlandırır ve Virginia Woolf'un cevabı gelene kadar bekler. Bir sonraki gün "Evet" cevabını duyduktan sonra teklifini geri çeker. Woolf kibarca onu anladığını söyler.
Kendini bir şekilde suçlu hisseden Lytton Strachey arkadaşı Leonard Woolf'a tekrar yazar ve Virginia'yla onun evlenmesinin ikisinin için de iyi olacağını söyler. O dönem Seylan Adası'nda memurluk yapan Leonard Woolf, birkaç yıl sonra Londra'ya geri döner ve 1912'de Virginia Woolf'la evlenir.

Virginia Woolf ve Lytton Strachey evlenemezler ama hayatları boyunca dost olurlar. Lytton Strachey "Kraliçe Victoria" adını verdiği ilk kitabını 1921'de Virginia Woolf'a ithaf eder.



Lytton Strachey, (1880-1932) 1916


Lytton Strachey, Bloombury grubu içerisinde tanıdığı kadın ve erkeklerle hayatı boyunca aşklar yaşar ve hiç evlenmez. Bu aşklardan en önemlisi İngiliz ressam Dora Carrington ile olan ilişkisidir.
Lytton Strachey, (1880-1932) 1916


Meraklısına Not: 1995 yapımı başrollerini Emma Thompson ve Jonathan Pryce paylaştığı Lytton Strachey hayatını ve Dora Carrington'la yaşadığı aşkı konu alan Carrington filmi de tavsiyemdir.

5 Aralık 2017 Salı

Yeni Romanın Öncüsü; Alain Robbe-Grillet



"Roman artık bir serüvenin yazısı değil bir yazının serüvenidir."

Zaman, mekân ve olay örgüsünü yeniden yorumlayan hatta reddedebilen “Yeni Roman” akımı, 1950’lerde geleneksel roman anlatım biçimine tepki olarak ortaya çıkmıştır. 20yy’da yaşanan dünya savaşları, sanayileşen toplumlar ve oluşan yeni dünya düzeniyle birlikte insanın sosyolojik ve psikolojik konumu da biçim değiştirdi. Daha yalnızlaşan, daha bunalan yeni dünyanın yeni insanı, eskininkinden farklıydı.
“Son yüz elli yılda etrafındaki her şey- hatta oldukça hızla gelişirken, roman nasıl hareketsiz, donmuş olarak kalabilirdi ki?” 1  

1956 – 1963 yılları arasında yazdığı edebiyat incelemelerinden oluşan Alain Robbe-Grillet  imzalı Yeni Roman kitabı bize akımın genel hatlarını kapsamlı bir biçimde aktarıyor. Yeni Roman’ı anlamak bir şekilde klasik romanın tersini yapmak hatta eskiyi tamamen ortadan kaldırmak anlamına geliyordu.
1-      Yeni Roman geleceğin romanının yasalarını derlemiştir.
2-      Yeni Roman geçmişi silip süpürmüştür.
3-      Yeni Roman insanı dünyadan kovmak istemektedir.
4-      Yeni Roman kesin bir nesnelliği hedeflemektedir.
5-      Zor okunan Yeni Roman, uzmanlara hitap etmektedir.
Buradan yola çıkarak hatta tüm bu maddelerin tam tersini düşünerek şu çıkarımda bulunuyor Alain Robbe-Grillet . “Yeni Roman bir kuram değil, bir araştırmadır.”
Fransız ve Fransızca yazan yazarlardan oluşan akımın başlıca temsilcileri arasında Maurice Blanchot, Michel Butor, Julio Cortázar, Marguerite Duras, Claude Ollier, Robert Pinget, Jean Richards, Nathalie Sarraute, Claude Simon, Phiippe Sollers ve  Alain Robbe-Grillet bulunmaktadır. Balzac tarzı roman geleneğini eleştiren akımın temsilcileri, Balzac’tan uzaklaştıkları takdirde ilginç olabilecekleri tezini savunurlar.
Mekân ve Betimleme;
Balzac romanlarında ilgi çekici bir konuyu alır, olay örgüsünün merkezine karakteri yerleştirir ve çevreyi titizlikle betimlerdi. Evler, mobilyalar, giysiler, detaylı bir biçimde kâğıda dökülen tüm çevre, aynı zamanda karakterin dünyadaki varlığı hakkında da bize bilgi veriyordu. Eşyalara bakıp, kişinin zengin ya da fakir olup olmadığını, mesleğini, yaşam tarzını hissedebiliyordunuz. İnsanı merkeze alan klasik romanın aksine yeni roman nesneyi öne çıkarıyordu. 

 “Betimlemenin yeri ve önemi artık bütün bütün değişti. Betimlemeyle ilgili kaygılar tüm romanı istila ederken, aynı zamanda geleneksel anlamını da yitiriyordu. Artık bu betimleme kaygıları için basit tanımlamalar söz konusu değildir. Önceleri bir betimleme bir dekorun ana hatlarını oluşturmaya, sonra da bu dekorun özelikle anlam taşıyan birkaç unsurunu aydınlatmaya yarıyordu: şimdi betimleme artık sadece önemsiz nesnelerden söz ediyor ya da bunları önemsizleştirmek için uğraşıyor. Eskiden zaten var olan bir gerçeği yeniden ürettiğini iddia ediyordu; şimdi ise yaratıcı işlevini vurguluyor. Nihayet betimleme, eskiden şeyleri gösteriyordu, oysa şimdi bu şeyleri yok ediyor gibi.”2
Zaman;

Klasik romanlarda zaman kronolojik olarak bir çizgi halinde ilerler, bazen de geri dönüşlerle hikâye desteklenirdi. Falanca yılın falanca mevsimde geçerdi günler. Tarihi belirli kılmak romanı gerçekçi bir zemine yerleştirmek anlamına geliyordu. Klasik roman biçiminin aksine Yeni Roman akımında zamanın belli bir formu yoktur. Ne yaşanıyorsa onu anlatır.
“Modern anlatıda, zaman sanki zamansallığından kopmuş gibidir. Artık akıp gitmez. Artık hiçbir şeyi tamamlamaz. Günümüze ait bir kitabın okunmasının veya bir filmin gösteriminin ardından gelen hayal kırıklığını açıklayan da herhalde budur. Eskiden trajik de olsa bir ‘kader’, içinde ne kadar tatmin edici bir şeyler taşıyorduysa, en güzel çağdaş eserler de bizi bugün bir o kadar yoksun, sarsılmış bir halde bırakıyor.” 3
Kurgusal kişi;

Klasik romanda karakterler okura ayrıntılı bir biçimde verilirdi. İsmi, soyadı, mesleği, yaşı, fiziksel özellikleri ve psikolojik durumu. Karakterin bugününü gösterirken, geçmişi de ifade edilir, okurun kafasında kişi hakkında bir duygu oluşturmaya çalışılırdı.
“Balzac bize ‘Goriot Baba’yı bırakmıştır. Dostoyevski Karamazov’ları dünyaya getirmiştir; roman yazmak artık sadece, edebiyat tarihimizi oluşturan portreler galerine birkaç yeni figür eklemekten ibaret olamaz.” 4 
Yeni Roman’da ise karakterler ayrıntıya girilmeden yazılmış, romanın içinde gezinen, ortamın bir parçasıdır. Birer anti-kahraman olan karakterlerin, nesnelerden ayırt edilemeyecek bir sıradanlığı vardır. Albert Camus’nun Yabancı ve Sartre’nin Bulantı romanlarını baş tacı eden yeni romancılar kurgusal kişileri romandan neredeyse siler, insanı bir nevi yok ederler.         
“Kaç okuyucu Bulantı’daki ve Yabancı’daki anlatıcının adını anımsar? Bunlarda insan tipleri var mıdır? Aksine, bu kitapları karakter incelemeleri olarak kabul etmek saçmalığın daniskası olmaz mı?” 5

Akımın teorisyenlerinden Jean Ricardou Yeni Roman'ı "Roman artık bir serüvenin yazısı değil bir yazının serüvenidir." Sözleriyle açıklar. Alain Robbe-Grillet romanları Silgiler (Les Gommes, 1953) ve Kıskançlık (La Jalousie, 1957) teorinin uygulamaya dökümü niteliğindedir.

Silgiler (Les Gommes, 1953);

 “İşte bütün hikâye de bu zaten; Wallas bir kez daha girişir ne aradığını anlatmaya: yumuşak, hafif, gevrek ama ezildiğinde biçimi bozulmayıp toz halinde ufalanacak bir silgi; kolayca bölünebilecek, kırıldığında da deniz kabuğunun içindeki sedef gibi kaygan ve parlak olacak bir silgi. Birkaç ay önce nerden aldığını söylemeyi beceremeyen bir arkadaşında görmüştü böyle bir silgiyi. Kolayca bulabileceğini sanmıştı ama hala bulamamıştı. Ayrıtları iki üç santimetre uzunluğunda, köşeleri –belki de kullanıldığı için- hafifçe yuvarlanmış, sarımsı bir küp biçimindeydi. Küpün yüzlerinden birinde üreticinin markası yazılıydı ama okunamayacak kadar silinmişti; ortadaki iki harf ("di" harfleri) çözülebiliyordu bir tek; önce de sonra da en azından ikişer harf daha olmalıydı.” 6

Dedektif Wallas böyle tarif ediyor roman boyunca dükkân dükkân aradığı silgiyi. Ortadaki iki harfi “di’ olan silginin markasını okura da bir bilmece gibi gizliden soruyor. Tıpkı Yunan mitolojisinde Sfenks’in Oidipos’a yoluna devam edebilmesi için sorduğu bilmece gibi. Odip marka silgi Wallas’ın geçmişini, çocukluğunu silmesine yardımcı olacaktır. Alain Robbe-Grillet Silgiler romanında Oidipos mitinden ilham alır. Kehanetin kurbanı olan, babasını öldürüp annesiyle evlenen Odip gibi, Wallas da dedektif olarak atandığı kasabada katili bulmak adına gezinir. Bilmeden üvey annesiyle karşılaşır ve tıpkı mitolojide ayakları şiş anlamına gelen Odip gibi Wallas’ın da yürümekten ayakları şişer.
Şüphenin kol gezdiği dedektif romanları belki de Yeni Roman akımını en iyi yansıtacak türdür. Silgiler romanını yapı biçiminden bir tiyatro eseri gibi kaleme alan Grillet, kuşku kavramını romanın bütününe yayar. Yeni Roman akımının öncülerinden Nathalie Sarraute’nin “Kuşku Çağı” diye nitelendirir dönemi.
“Kuşku, roman kişisiyle, bu kişiye gücünü veren kullanılmış mekanizmayı yavaş yavaş ortadan kaldırarak, organizmanın kendisini savunmak ve yeni bir dengeye sahip olabilmek için gösterdiği tepki haline geliyor. Phillip Toybee, Flaubert’in öğretisini anımsayarak şöyle der: ‘Kuşku, romancıyı en büyük borcunu ödemeye zorlar; bu borç ise yeni bir şey bulmaktır.”7


Kıskançlık (La Jalousie, 1957);


Kuşkunun karakteri yiyip bitirdiği ve roman boyunca kendini gösterdiği bir diğer Alain Robbe-Grillet yapıtı da; Kıskançlık. (La Jalousie, 1957) Karısı A’nın komşuları Franck’la  kendisini aldattığını düşünen  bir adamın hikayesine tanık oluyoruz. Üç kişiden oluşan romanda kişilerin aslında çok da önemli olmadığını vurgulamak, klasik romandaki karakter betimlemelerini hafife almak adına olsa gerek Grillet başkahramanına sadece A demiş, ismini tam olarak yazmamış. Komşu Franck sık sık yemeğe gelir. Karısı A ile yan yana oturur. Anlatıcı koca onları gözlemler ve miniklerinden yola çıkarak yakın olduklarına dair kafasında şüpheler belirir. Adam mutfaktayken, yanlarında yokken Franck duvardaki kırkayağı ezerek öldürür. Duvardaki kırkayak lekesi ve kendisine kırkayağı hatırlatan her imge onda kıskançlık duygusunu canlandırır.  Romanın orijinal adı da hikâyesi kadar derin. La Jalousie yani Fransızca kıskançlık kelimesi aynı zamanda perde görevi gören jaluzi manasına da geliyor. İçeriden bakıldığında dışarısının görünebildiği ama dışarıda kalanın içeriden bir haber olduğu mekanizma kıskançlık kavramına da oldukça yakışmış gibi duruyor.

“Yoksa her şey ben olmadığım zaman, benim olmadığım yerde mi oluyordu?”  Yusuf ATILGAN,  Aylak Adam

Cumhuriyet dönemi Türk Edebiyatı’nın önemli kalemlerinden Yusuf Atılgan’ın romanlarına baktığımızda da Yeni Roman tekniklerini görebiliyoruz.  Aylak Adam ve Anayurt Oteli romanlarıyla tanınan yazar, bilinç akımı ve iç monolog tekniklerini uygularken, modern insanın yalnızlığından, kötümserlikten ve yabancılaşmadan söz eder. Tıpkı Alain Robbe-Grillet romanı Kıskançlık’ta karakterin adının A… olması gibi, Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam’ı da C.’dir. Anayurt Oteli ve Aylak Adam romanlarında nesneleri kişilerin önünde tutan, pek çok tekniği bir arada kullanıp, roman anlayışına yenilikçi bir soluk getiren Atılgan, Türk edebiyatında yer edecek C. gibi bir anti-kahraman tipiyle bizleri tanıştırmıştır.
“Bir romanın, gerçek bir romanın nasıl olması gerektiğini bilmiyoruz; sadece bugünün romanının bugün yaptığımız şey olacağını ve dün olan şeyle bir benzerlik kurmak değil, daha ileri gitmek zorunda olduğunu biliyoruz. Yeni Roman’ın tek yaptığı şey, roman türünün daimi gelişimi izlemektir. ”8

24. İstanbul Uluslararası Film Festivali'nde (2005), yaşam boyu başarı ödülü kazanan Alain Robbe-Grillet sine-roman tekniğinin yaratıcılığı yapıp, yenilikçi kalemini sinema perdesine de aktarmıştır. 2008 yılında hayata gözlerini yuman Fransız yazar Alain Robbe-Grillet ortaya koyduğu eserleriyle bu hayatta güneşin altında yeni bir şey var diyor bizlere.


1 Alain Robbe-Grillet, Yeni Roman, Kuramlar Neye Yarar, s,10, Kafekültür Yayıncılık, Türkçesi: Ece Korkut.
2Alain Robbe-Grillet, Yeni Roman, Günümüz Anlatısında Zaman ve Betimleme, s,124,  Kafekültür Yayıncılık, Türkçesi: Ece Korkut.
3Alain Robbe-Grillet, Yeni Roman, Günümüz Anlatısında Zaman ve Betimleme,  s,131, Kafekültür Yayıncılık, Türkçesi: Ece Korkut.
4Alain Robbe-Grillet, Yeni Roman, Vadesi Dolmuş Birkaç Kavram Hakkında, s,26, Kafekültür Yayıncılık, Türkçesi: Ece Korkut.
5Alain Robbe-Grillet, Yeni Roman, Vadesi Dolmuş Birkaç Kavram Hakkında, s,27, Kafekültür Yayıncılık , Türkçesi: Ece Korkut.
6Alain Robbe-Grillet, Silgiler s,107, Yapı Kredi Yayınları, Türkçesi: Alp Tümertekin.
7 Nathalie Sarraute, Kuşku Çağı, Les Temps modernes, Şubat 1950, s, 59, Kafekültür Yayıncılık, Türkçesi: Eylül Desen Kaytancı.
8 Alain Robbe-Grillet, Yeni Roman, Yeni Roman Yeni İnsan, s,10, Kafekültür Yayıncılık, Türkçesi: Ece Korkut.



Candan Selman


Transandantalizm Işığında Henry David Thoreau















“Ormana gittim çünkü bilerek yaşamak istiyordum. Yaşamın asıl gerçekleriyle yüzleşmek ve öğretilerini öğrenip, öğrenemeyeceğimi görmek için. Ve ölüm geldiğinde aslında hiç yaşamadığımı fark etmek için.”  
— Henry David Thoreau

Henry David Thoreau,  1817’de  Boston’un 32 km batısında küçük bir kasaba olan Concord’da dünyaya geldi. Etrafı ormanlarla çevrili Concord kasabası sadece Henry David Thoreau’un değil, aynı zamanda Transandantal akımının da doğduğu yer olacaktı. 18. yüzyıl rasyonalizmine karşı bir tepki olarak ortaya çıkan akım, her bireyin ruhunun dünyayla aynı olduğu, dünyanın birebir bir mikrokozmozu olduğu inancına dayanıyordu. Transandantal anlayış, dönemim püriten hayat tarzının katı ilkelerine karşı çıkmış, her insanın özünde iyilik yattığını ve bireyselliğine inanması gerektiğini savunmuştur. Transandantalistlere göre doğa her sorunun cevabını içinde barındırıyordu. Tüm cevaplar doğada gizliydi. Sorular ve sorunlarla baş etmenin yolu, doğayla bütünleşmekten geçiyordu.



Concord  (Massachusetts) Amerika Birleşik Devletleri'nin kurulmasıyla sonuçlanan  Amerikan Bağımsızlık Savaşı’nda ilk muharebenin yaşandığı yerdi. Burası karmaşadan uzak, yazarların ve düşünürlerin kendileriyle baş başa kalabileceği bir yer olarak oldukça uygundu. Ralph Waldo Emerson, Henry David Thoreau, Margaret Fuller, Bronson Alcott, Orestes Brownson, William Ellery Channing, Frederick Henry Hedge, Theodore Parker, ve George Putnam gibi önemli isimlerin temsilciliğini yaptığı Transandantal Kulübü üç ayda bir çıkan The Dial dergisiyle kırk yıl boyunca  akımın sesini duyurmaya çalıştılar.
1837 yılında Harvard’dan mezun olan Thoreau, şehirden uzaklaşıp orman yoluna saptı.“Yol sizi nereye götürüyorsa oraya gitmeyin, yol olmayan yerden gidin ki; iz bırakın.” diyen Ralph Waldo Emerson’un izinden yürüdü. Concord’un dışında bulunan Walden Gölü’nün yanındaki  Emerson’a ait bir arazide iki yılını geçirdi. Burada kendine bir baraka inşa edip deneyimlerini kaleme aldı. İki yıl, iyi ay, iki güne ait bu deneyiminin adı Walden’di.  Walden or, Life in the Woods (Ormanda Yaşam, 1854)
Emerson’ın denemeleri kadar 19. Yüzyıla damgasını vuran bir diğer isim ise İngiliz romantik şairi William Wordsworth’tu. Henry David Thoreau gibi ofisi dışarıda olan, yapıtlarını doğayla bütünleşerek kaleme alan William Wordsworth,  İngiltere’nin kuzeybatı bölgesindeki Göller Bölgesi’nde (The Lake District) kız kardeşi Dorothy Wordsworth birlikte yaşar. Yakın dostu şair Samuel Taylor Coleridge’in de kendilerine katılmalarıyla birlikte romantik dönemin yapı taşı sayılabilecek önemli şiirlere birlikte imza atarlar. Kendilerine “Göl Şairleri” diyen grup göl kenarında yürüyüşler ve uzun sohbetler yaparlar. Dorothy Wordsworth göl kenarında geçirilen vaktin ardından günlükler tutar. Doğayı anlatan bu günlükler, William Wordsworth ve Coleridge’in şiirlerine de eşlik eder.

1798 yılında Wordsworth ve Coleridge şiirlerinin bazıları, birlikte yayımladıkları Lirik Baladlar (Lyrical Ballads) adlı kitapta toplarlar. Lirik Baladlar 18. ve 19. yüzyıl İngiliz Romantik akımının önemli şiirlerini içinde barındırır. 
Göl Şairleri, Walden Gölü’nde hayallerini suya yazan Amerikalı yazarlara ve özellikle Henry David Thoreau’a da rehber olmuş olsa gerek. “Yürümek” makalesinde Henry David Thoreau William Wordsworth’tan şöyle bahseder.
“Bir gün bir gezgin Wordsworth’un hizmetçisinden efendisinin ofisini göstermesini istediğinde hizmetçi şöyle cevap vermiş; ‘Kütüphanesi burası ama ofisi dışarıda.’”
6 Mayıs 1862’de ölümünden sonra basılan ve The Atlantic Monthly Dergisi’nde yayınlanan “Yürümek”  Henry David Thoreau’nun önemli yapıtlarından biri. Thoreau doğanın ilahi güzelliğinden,  yürümenin ruhani boyutundan bahsederek, okuru tinsel bir boyuta taşır. Bu noktada Mississippi Nehri, bir çeşit büyülü, Kutsal Topraklar olarak tasvir edilir.


Üç bölümden oluşan makaledeki bölümlerin ortak noktası doğanın müthiş güzelliğidir. Bu güzelliği daha da ortaya sunmak için Thoreau, bir parça şiirselliğe de başvurur. İlk bölümde şehir insanına seslenen yazar, doğa ve insan ilişkisinde kalıtsal bir yan olduğundan, insanın doğadan ayrı düşünülemeyeceğinden bahseder. İkinci bölümde Thoreau, doğanın sihirli taraflarını dile getirir ve Amerikan toplumunun doğa üzerindeki olumsuz davranışlarını eleştirir. Okuru doğaya karşı duyarlı hale getirme adına böyle bir tutum sergilediğini de söyleyebiliriz. Üçüncü bölümde yazar okurun duyarlılığına seslenir ve doğanın barındırdığı ruhsal değerlerin üzerinde durur. Üç bölümün toplamında yazar yürümenin doğayla bütünleşme adına fiziksel bir aktiviteden öte bir şey olduğunu savunur.
“Benim sözümü ettiğim yürüyüşün hastaların belirli saatlerde ilaç almaları gibi yapılan egzersiz denen şeyle, ağırlık ya da sandalye sallamayla ilgisi yoktur. Bahsettiğim yürüyüşün kendisi o günün teşebbüsü ve macerasıdır.” Yürümek
Makalenin dili oldukça semboliktir ve Thoreau sık sık okura retorik sorular yöneltir.
“Neden bazen hangi yöne doğru yürüyeceğimize karar vermekte zorlanırız? Bence Doğa kendimizi ona şuursuzca teslim ettiğimiz takdirde bize doğru yönü gösterecek belli belirsiz bir manyetizmaya sahiptir.”Yürümek


“Efsane bize uzun zaman önce insana dönüştüğümüzü anlatıyor ama yine de hala karıncalar gibi alçakça yaşıyoruz. Pigmeler gibi turnalarla kavga ediyor, hata üstüne hata, darbe üstüne darbe yapıyoruz ve elde ettiğimiz en yersiz ve iyi şey aslında sakınabileceğimiz bir zavallılık oluyor. Yaşamlarımız küçük ayrıntılar yüzünden boşa harcanıyor. Dürüst bir adam hesap yapması gerektiğinde on parmağından fazlasına ihtiyaç duymaz. Eğer olağanüstü bir durum olursa belki on ayak parmağına da ihtiyaç duyar, ötesi fazlalıktır. Sadelik, sadelik, sadelik! Ben diyorum ki, işleriniz iki ya da üç olsun, yüz ya da bin değil. Milyonu saymak yerine yarım düzineyi sayın ve hesaplarınızı parmak uçlarınızda tutun. İnsanoğlu, uygar yaşamın çalkantılı denizinin ortasında, bulutlar, fırtınalar ve bataklık kumları arasında, bin bir tehlike içinde yaşamak zorundadır. Eğer kişi rotasını doğru ayarlayamazsa dibe batar ve limana ulaşamaz. Hayatta kalmak ve başarıya ulaşmak için usta bir hesaplayıcı olmak gerekir. Sadeleştir, sadeleştir, sadeleştir.” Nerede ve Nasıl Yaşadım
Thoreau; "Yabanda dünyanın kurtuluşu yatar.” görüşüne inanır, mutluluğun uçsuz bucaksız ormanlarda ve kasvetli bataklıklarda arar. Seçim yapması gerekirse, evini medeniyetin ortasına değil, yabanda inşa etmekten yanadır. “Bir çiftliğin sağlığı için nasıl bol miktarda gübre gerekiyorsa, insanın sağlığı için de dönümlerce çayır manzarası gerekir.” Doğanın gücünün bakir topraklarda yattığına inanır.
“Oyunuzu verin ancak onu bir kâğıt parçası olarak görmeyin, tüm nüfusunuzu kullanarak oy verin.” Diyen,  ödediği dolarların,  bir adam öldürmek üzere tüfek satın almaya yarayacağını düşündüğünden seçim vergisini ödemeyi reddeden ve “Ben ne yapayım?” diye soran vergi memuruna “Eğer gerçekten bir şey yapmak istiyorsan, istifa et.” Diyen Henry David Thoreau, Sivil İtaatsizlik terimini dünya üzerine yayarken, attığı her adımda bu tavrının arkasındadır. Transandantalizm ışığında Yürümek en sivil itaatsizliktir.


Candan Selman

Nerede ve Ne için Yaşadım



Gelin bir günümüzü Doğa kadar incelikli bir şekilde yaşayalım. Bir fındıkkabuğu ve demiryoluna düşen bir sivrisinek kanadı gibi yola fırlatılmışçasına yaşamayalım. Gelin erkenden ve çevik bir şekilde kalkalım. Kahvaltımızı tedirginlik içinde değil, keyifle yapalım. Misafirler gelsinler ve gitsinler. Bırakın kapı zili çalsın ve çocuklar bağırışsın. Gün böyle sona ersin. Neden kendimizi akıntıya bırakıp, sürüklenmemiz gerekiyor? Gelin akşam yemeği denen, öğlen çemberi sığlığında, o berbat ve hızlı girdapta altüst olmayalım. Bu tehlikeyi savuşturdunuz mu güvendesiniz demektir çünkü yolun geri kalanı yokuş aşağıdır. Sabah zindeliğinde, kaskatı sinirlerinizle, kendimizi Ulysses gibi direğe bağlayıp, yelken açacak başka bir yol bulalım. Eğer motor ıslık çalıyorsa, bırakın acısından sesi kısılana dek çalsın. Çanlar çalıyorsa neden koşmamız gerekiyor? Ne çeşit bir müziğe benzediğini düşünelim. Kendimizi yatıştıralım ve ayaklarımızı fikirler, önyargılar, gelenekler, yanılgılar ve görünümler çamuruna sokalım.  Paris’ten Londra’ya, New York’tan Boston ve Concord’a kadar, Kilise’den Devlet’e, şiirden felsefeye ve dine kadar tüm yerküreyi kaplayan alüvyon batıralım ayaklarımızı. En sonunda gerçeklik denilen noktaya en dipteki sert ve kayalık böyleye ulaşana dek. İşte burası dediğiniz anda kendinize bir dayanak noktası bulduğunuzda yeniden başlayabilirsiniz. Sonunda akarsuyun, buzun ve ateşin altında bir duvar, bir devlet ya da bir elektrik direği dikebilirsiniz. Belki de oraya nehrin suyunu ölçmek için bir alet dikersiniz. Bir Nilölçer değil Gerçekölçer. Gelecek nesillerin zaman zaman yükselen bu nehrin derinliğini ölçebileceği bir alet.  Eğer bir gerçeğin tam karşında durur, onunla yüz yüze gelirseniz bir palaymışçasına her iki yüzeyinin de parladığını görecek, kalbinizden, iliğinizden ve kemiğinizden geçerek sizi ikiye böldüğünü hissedeceksiniz. Böylece ölümlü hayatınızı mutlu bir sona kavuşturacaksınız. İster hayat olsun, ister ölüm sadece gerçekliğe hasretiz. Eğer gerçekten ölüyorsak, boğazımızdaki hırıltıyı duyalım, ellerimizin ve ayaklarımızın soğuduğunu hissedelim. Eğer yaşıyorsak, işimize bakalım. 
Zaman, içinde balık tuttuğum bir nehir. Suyumu oradan içiyorum. İçerken de kumlu zeminini görüyor ve ne kadar sığ olduğunu fark ediyorum. Cılız akıntısı kayar gider ama sonsuzluğu kalır. İçebilirim daha derinleri, altımda çakıl taşı yıldızlar. Sayamam hiçbirini. Bilmem alfabenin ilk harfini. Doğduğum gün kadar bilge olmadığıma üzülürüm her an. Akıl bir balta, ayırıp, yarar yolunu tüm gizemlerin. Ellerimi gereğinden fazla çalıştırmak istemiyorum. Kafam; hem elim, hem ayağım. Hissediyorum kafamın içinde duruyor en büyük yeteneklerim. Sezgilerim bana kafamın tünel kazamaya yarayan bir araç olduğunu söylüyor.  Tıpkı bazı hayvanların burunlarını ve ön ayaklarını kullanması gibi, ben de tepelerin arasından tünel kazabilmek için kafamı kullanıyorum. En değerli cevherin yakınlarda bir yerlerde olduğunu düşünüyorum. Çatal çubuğum ve ince ince yükselen buharla kararımı veriyorum. Ben madenimi çıkartmaya buradan başlıyorum.

  Henry David Thoreau

  Türkçesi: Candan Selman

Ve Hükmü Kalmayacak Ölümün




Ve hükmü kalmayacak ölümün.
Ölüler tek bir bedende birleşecek çırılçıplak
Rüzgâra kapılmış adamla,  batıdaki ayla;
 Kemikleri sıyrılıp tertemiz olunca ve temiz kemikler yokluğa kavuşunca,
Yıldızlar olacak tepeden tırnağa dirseklerinde ve ayaklarında;
Delirseler bile akılları başlarında,
Denizin dibine batmış olsalar da çıkacaklar yüzeye;  
Aşıklar yitse de, aşk kalacak geride;
Ve hükmü kalmayacak ölümün.

Ve hükmü kalmayacak ölümün.
Kıvrılan dalgaları altında denizin
Uzanıp yatanlar ölmeyecekler yel gibi;
İşkencelerden bükülmüş kasları güçten düştüklerinde, 
Kayışla bağlasalar da bir tekerleğe kopmayacaklar yine de;
Avuçlarında  inanç bölünecek ikiye,
Ve tek boynuzlu iblisler delip geçecek içeriye;
Parça parça olsalar da kopup kırılmayacaklar;
Ve hükmü kalmayacak ölümün.

Ve hükmü kalmayacak ölümün.
Ne kulaklarında çınlar martı çığlıkları
Ne de kıyıları döven dalga sesleri;
Bir çiçek rüzgârda sürüklendiğinde
Kaldırmayacak başını yağmura belki hiçbir çiçek;
Delirseler ve ölseler de mıh gibi,
Papatyalar arasından boy verecek kişilikleri;
Güneşe batacaklar, batıncaya dek güneş,
Ve hükmü kalmayacak ölümün.

 Dylan Thomas

Türkçesi: Candan Selman

Güneyli Bir Melodiye Veda


Rafa kaldırdığım yastığı yorganı
Gün gelecek bir kez daha sereceğim.
Utanırken ben bir kez daha
Kilitli mücevherimi açman için
Beni usulca soymana izin vereceğim.
Tarif edemem asla
On binlerce yolu
Tendeki şehvete açılan
Seviştiğimiz zaman.
Huang E
Türkçesi: Candan Selman


Sürgün



Ellerim dokunmadı zevke senin ellerinden beri
Hayır, dökülmedi dudağımdan bir gülüş senden sonra
Ve uzaklığın arttığı günden beri
Sessizlik kırık bir deniz kabuğu aramızda.

Katlanır aşk açlığa ve yalnızlığa yine de,
Bir kumrunun kanatları çarpıyor kalbimde her gece
Dalgalanır kibarca taktığın yüzük parmağımda
Üstündeki aşınmış mavi taş parladı daha da.


Hart Crane  
Türkçesi: Candan Selman



Geniş Hazırla Bu Yatağı



Geniş hazırla bu yatağı.
Huşu içinde hazırla;
Kıyamet kopana kadar bekle içinde
Kusursuz ve zarif.

Şiltesi düzgün olsun
Yastıkları yuvarlak
Güneşin sarısı
Dağıtmasın orayı bağırarak.

Emily Dickinson

Türkçesi: Candan Selman


Evrenin Işığıyla Oynuyorsun

 

Evrenin ışığıyla oynuyorsun her gün.
Görünmez bir konuk, çiçeğe ve suya gelen
Sıkıca kavradığım o beyaz baştan çok daha fazlasısın.
Bir salkım meyve her gün ellerimin arasında.

Kimselere benzemez oldun, seni sevdiğim günden beri
İzin ver sereyim altına sarı çiçek çelenkleri
Kim yazıyordu güneyin yıldızları arasına adının harflerini dumanla?
İzin ver anımsayayım seni,  bugün gibi, hiç olmadığın günden beri.

Aniden rüzgâr uğulduyor ve çarpıyor kapalı pencereme. 
Gökyüzü hayali balıklarla tıka basa dolu bir ağ.
Rüzgârlar er geç, varacak buraya dağıtacak her birini.
Yağmur çıkarıyor elbiselerini.

Kuşlar geçiyor, kaçışarak.
Rüzgâr. Rüzgâr.
İnsanın gücüne karşı direnebilirim sadece 
Fırtına savuruyor kopkoyu yaprakları
Ve çözüyor dün akşam göğe demir atan bütün kayıkları.

Buradasın. Ah, kaçıp gitmedin.
Yanıt oldun son çığlığıma 
Korkmuş gibi sarıl bana.
Yine de bazen gözlerinden geçip gidiyor yabancı gölgeler. 

Şimdi, şimdi de, küçücüğüm, bana hanımelini getirdin
Ve göğüslerine bile sinmiş kokusu.
Hüzünlü rüzgâr dolanıp, katlederken kelebekleri
Dişliyor erik ağzını mutluluğum ve seni seviyorum. 

Nasıl da acı çektin alışırken bana,
Benim yaban, yalnız ruhuma,  herkesi uzağa kaçırtan adıma.
Öperken birbirimizin gözlerini, pek çok kez şahit olduk, sabahyıldızının yanışına,
Ve başımızın üzerinde dönen yelpazelerde aralanan gün ışığına. 



Sözcüklerim düşüp, yağdı üzerine, yıkadı seni.   
Uzun zamandır seviyorum güneşte yanmış sedef bedenini. 
Tüm evrenin sahibi senmişsin gibi geliyor bana.
Getireceğim sana dağlardan neşeli çiçekleri,
 Yaban sümbüllerini, kopkoyu fındıkları ve öpüş dolu kır sepetlerini. 

Seninle, yapmak istiyorum
İlkbaharın kiraz ağaçlarıyla yaptığı şeyi. 


PABLO NERUDA

Türkçesi: Candan Selman


Battaniye




Güzel bir eylül akşamıydı. İnce beyaz bir ay vadinin üzerinde yükseliyordu. On bir yaşındaki Peter, ayı fark etmedi. Mutfağa dolan serin eylül esintisini hissetmedi. Aklı; mutfak masasının üzerinde durun kırmızı ve siyah battaniyedeydi. 

Battaniye; babasından büyükbabasına bir hediyeydi… Hoşçakal hediyesi. Büyükbaba uzağa gidiyor dediler. Onlar buna “uzağa gitmek” diyordu. 

Peter; babasının, büyükbabasını uzağa yollayacağına pek inanmadı. Ama şimdi – işte buradaydı-- --uzağa gidiş—hediyesi. Babası sabahın erken saatlerinde satın almıştı. Ve bu büyükbabası ile geçireceği son geceydi. 

Yaşlı adam ve çocuk akşam yemeğinin bulaşıklarını birlikte yıkadılar. Babası; evleneceği o kadınlar birlikte dışarı çıkmıştı. Bir süre dönmezdi. Bulaşıklar bitince yaşlı adam ve çocuk ayın altında oturmak üzere dışarı çıktılar. 

“Gidip mızıkamı getireceğim ve senin için çalacağım” dedi yaşlı adam. “Şu eski şarkılardan çalacağım.” Ama mızıka yerine battaniye ile geri döndü. Büyük, iki kişilik bir battaniyeydi. “Ne dersin güzel bir battaniye değil mi?” dedi yaşlı adam dizlerinin üzerine yerleştirirken. “Ve giderken yaşlı bir adamın yanına böyle bir battaniye verdiği için baban oldukça kibar bir adam değil mi? Epeyce pahalı olmalı.Hakiki yünden! Soğuk kış geceleri yaklaşıyor, beni sıcak tutacak. Orada kimsede böyle bir battaniye olmayacak.”

Büyükbaba dönüp dolaşıp aynı şeyi söylüyordu. Durumu kolaylaştırmaya çalışıyordu. Her “uzağa gitme” kelimesini kullandığında, bunun kendi fikriymiş gibi davranıyordu. Düşünün… sıcak bir evi ve dostları bırakıp, o binaya gitmek… kendisi gibi pek çok yaşlıyla birlikte her şeyin en iyisine sahip olacakları o devlet binasına. 

“Ah, evet güzel bir battaniye!” diyerek yerinden kalkıp eve girdi Peter. Onun yanında ağlayamazdı, bunun için fazlasıyla büyüktü. İçeri gidip, büyükbabasının mızıkasını aldı.

Büyükbaba; mızıkayı eline alırken battaniye yere düştü. Birlikte geçirdikleri son geceydi. Yaşlı adam ve çocuk bu konuda daha fazla konuşmaya gerek duymadılar. Büyükbaba notalarda biraz gezindi ve “Bu şarkıyı hatırlayacaksın” dedi.

Hilal şeklindeki ay başlarının üzerindeydi ve vadiden tatlı bir rüzgar esmekteydi. Bu gece son diye düşündü Peter. Bir daha büyükbabasını dinleyemeyecekti. Babası yeni bir eve taşınma konusunda kararlıydı… buradan çok uzağa. Büyükbabası gittiği zaman zaten burada böylesi güzel gecelerde, beyaz ayın altında oturmak istemeyecekti. Müzik bitti. Her ikisi de birkaç dakika sessizce oturdular. Sonra büyükbaba konuştu; “Daha eğlenceli bir şarkı biliyorum.”

Peter; oturup vadiye doğru baktı. Babası o kızla evlenecekti. Evet, onu öpen ve ona iyi bir anne olacağını söyleyen o kızla.

Büyükbaba çaldığı melodiyi kesip “dans edilmediği zaman bir şeye benzemeyen bir şarkı” dedi. Sonra konuşmayı sürdürdü; “Babanın evleneceği kız iyi biri. Öyle tatlı bir eşle birlikteyken kendini yeniden genç hissedecek. Ve benim gibi yaşlı bir adamın evin etrafında ne işi var… ayak altında dolaşan… sürekli romatizmaları ve ağrılarından bahseden yaşlı bir aptalın. Sonra bebekleri olacak. Etrafta olup gecenin her saatinde ağlamalarını dinlemek istemiyorum. Neyse bir iki şarkı daha çalalım sonra yatarız ve biraz uyuruz. Sabah olunca yeni battaniyemi alır, ayrılırım. Şunu dinle. Biraz hüzünlü bir melodi ama böyle bir gece için iyi bir parça.”

Yolun aşağısından iki kişinin geldiğini duymadılar. Babası ve oyuncak bebeklerin suratını andıran soğuk ve parlak yüzüyle tatlı kız. Ama kızın kahkahasını duydular ve şarkı aniden sustu. 

Babası hiçbir şey söylemedi ama kız nazikçe büyükbabanın yanına gelerek konuştu: “Sabah sizi göremeyeceğim o yüzden şimdi size hoşçakalın demeye geldim.” “Çok kibarsınız” dedi büyükbaba yere bakarak; ve ayaklarına düşen battaniyeyi görüp, almak için eğildi. “Bunu gördün mü?” dedi sesi küçük bir çocuk gibi çıkarken. “Oğlum bana giderken götürmem için verdi, güzel battaniye değil mi?” “Evet” dedi kız “Güzel battaniye.” Dokunup yünü hissetti ve “gerçekten güzel battaniye” dedi. Babaya dönüp, soğuk bir sesle: “Epeyce para tutmuş olmalı” dedi. 

Baba; boğazını temizleyip; “Ben… ben, o en iyisine sahip olsun istedim” dedi. Kız ayakta hala battaniyeye bakıyordu. “Hım… aynı zamanda iki kişilik de” “Evet” dedi yaşlı adam. “İki kişilik… yaşlı bir adamın yanında götüreceği güzel bir battaniye.”

Çocuk birden eve yürüdü. Kızın; pahalı battaniye hakkında konuşmasını hala duyabiliyordu. Babasının yavaştan sinirlendiğini hissediyordu. Sonunda kızın gitme zamanı gelmişti. Peter dışarı çıktığında kız arkasını dönüp; “Ne dersen de, iki kişilik bir battaniyeye ihtiyacı yoktu” dedi. Babası gözlerinde komik bir bakışla kıza baktı.

“O haklı baba” dedi çocuk. “Büyük babamın iki kişilik bir battaniyeye ihtiyacı yok. İşte, baba” elinde tuttuğu makası uzattı. “Kes baba… battaniyeyi ikiye kes.” Büyükbaba ve baba çocuğa şaşkın gözlerle baktılar. “Sana söylüyorum baba, ikiye kes ve yarısını sakla.” “Bu kötü bir fikir değil” dedi büyükbaba kibarca. “Bu kadar büyük bir battaniyeye ihtiyacım yok.” “Evet” dedi çocuk “uzağa yollanan yaşlı bir adam için tek kişilik bir battaniye yeterli. Diğer yarısını saklarız baba; ileride işimize yarar.” 

“Ne demek istedin böyle diyerek?” diye sordu baba. 
“Şunu demek istedim” dedi çocuk sessizce. “Sana vereceğim baba… Yaşlandığında ve ben seni evden yollarken.”

Büyük bir sessizlik oldu. Baba, büyükbabanın önüne gidip tek kelime etmeden durdu. Ama büyükbaba anladı ve elini babanın omzuna koydu. Peter onları izliyordu. Ve büyük baba sessizce fısıldadı. “Tamam oğlum, kötü bir düşüncen olmadığını biliyorum.” Peter ağlıyordu. Ama önemi yoktu çünkü her üçü de ağlıyorlardı.

 Floyd Dell
Çeviri: Candan Selman 

Acı Vermeye Başladı


“Afiyet olsun Bay Bryar?”

“Nefis bir öğle yemeğiydi.”

“Sorley’de mi yediniz?”

“Hayır, sey… bir Çin Lokantasında.”

“Karınız aradı.”

Bay Bryar evini aradı. Karısı telefona cevap verdi.

“Hangi cehennemdeydin?”

“Üzgünüm hayatım, öğle yemeği uzun sürdü.”

Ona tekrar yalan söylemek garip bir duyguydu. Hele durum bir cenaze olunca!

“Tom gelecekmiş. Dalgliesh’in önünde durup, somon alabilir misin? Şöyle iri bir tane. Hatta hemen şimdi gidip alsan iyi olur. Yoksa kalmıyor.”

Temmuz ayıydı. Sıcağın pişirdiği bir yaz. Biraz önce katıldığı cenazeyi düşünerek yavaş yavaş yürüdü. Beş altı kişilik bir tören. Aralarından bir tek avukatı tanıyordu. Zaten Marie ile onu on yıl önce de bu adam tanıştırmıştı. Ve geçen hafta ölüm haberini de yine o vermişti.

Haberi duyduğunda yıkılmıştı. Hasta olduğunu biliyordu ama yedi yıldır ondan uzaktaydı. İş yerinden kendini hemen dışarı atmış ve deli gibi ağlamıştı.

Dalgliesh’deki adam yosun ve buzla kaplı bölümden, kolu kadar büyük balığı havaya kaldırdı.

“Bu nasıl?”

“İyi. Şey acaba…”

“Ayıklayıp, temizleyeyim mi bayım?”

“Lütfen.”

Adam tarttığı yaratığın karnını küçük bir bıçakla yarıp, içinden çıkan açık renk, ıslak bağırsakları kovanın içine attı. Balığın pullu yüzeyini ve kırmızı içini sıvazlayarak yıkadı. Sonra da balığı kağıda sarıp, naylon bir poşete koydu. Altı inç uzunluğundaydı ve ofisteki buzdolabına sığmazdı.




“Hayvancağız.”

Aşağı kattaki depo odasına indi. Yerlerde yapışkanlı fare kapanları ve üzeri böcek dolu ölmüş fareler vardı. Ama burası üst kattan daha serindi. Balığı metalden yapılmış eski dosya dolabının bir çekmecesine zorlukla yerleştirdi.

Akşamüstü tüm geri kalan zamanını yeni kira listesiyle uğraşarak geçirdi. Bitirdiğinde gözleri yanıyordu. Epeyce geç olmuştu ve metroya yetişebilmesi için acele etmesi gerekiyordu. Charing Cross İstasyonu’na kan ter içinde vardığında altı kırk treni onu bekliyordu. Tren; hafta sonu için bir yerlere giden insanlarla doluydu. Kendini Marie’yi düşünürken buldu. Bazen kulağına eğilir, saçma sapan şarkılar söylerdi. Dudakları bir sırrı fısıldıyormuşçasına kapalı olurdu. Onun Londra’ya geldiği zamanları düşündü. Öyle yalnızdı ki. Burada yabancı biri olmak yalnızlığının yanında hiçbir şeydi. Otel parasını karşılayacak durumları olmadığı için Marie, ofisin kiraladığı evlerle ilgilenen bir müşteri gibi davranırdı. Her girdikleri ev onlar için farklı bir dünyaydı. ‘Viktorya zamanından kalma görkemli döşenmiş küçük bir dairede’ ya da ‘sıcak bir bahçe katında’ sevişmek farklı hayatları yaşamak gibi bir dizi serüvendi. Her birinin kendine özgü bir heyecanı ve mutluluğu vardı: bir akşamüstü kendilerini sosyeteden zengin insanlar gibi hissediyor, diğer bir gün ise bohem bir hayat yaşayan iki öğrenci gibi… Üç yıl boyunca kendini bu dünyada yaşayan en mutlu ve en şanslı adam gibi gördü. Marie ona hiçbir zaman ailenden ayrılacak mısın diye sormadı ve o da kendini şanslı hissetmenin yanı sıra bu tavra büyük saygı duydu.

Sonra birden bire Marie ilişkiyi bitirdi. “Sana aşığım” dedi mazeret olarak “Ve bu bana acı vermeye başladı.”

İstasyonun çıkışında karısı onu bekliyordu.

“Somon nerede?” diye sordu.

Aniden içini bir korku kapladı.

“Ben, ben onu unuttum.”

Kadın hızla arkasını döndü ve yürümeye başladı. Sonra bir dakikalığına geriye dönüp, kocasına baktı.

“Aptalsın.” dedi. “Kahrolası bir aptalsın.”



James Lasdun
Ceviri: Candan Selman








Üç Milyon Yen


“Saat dokuzda mı buluşacağız?” diye sordu Kenzö.

“Dokuzda demişti, giriş katındaki oyuncak mağazasında,” diye cevapladı Kiyoko. “Ama orası konuşmak için gürültülü bir yer, ben de ona üçüncü kattaki kafeyi önerdim.”

“Bu iyi bir fikir.”

Genç karı koca Yeni Dünya Binası’na doğru yaklaşırken tepedeki neon ışıklı pagodaya* baktılar.

Bulutlu ve kasvetli bir geceydi. Yaza girerken yağmurlar mevsiminde sık sık rastlanan türden. Neon ışıklı alçak göğü rengarenk boyamıştı. Zarif pagoda bir yanıp bir sönen ışıklar arasında büyüleyici görünüyordu. En çok da bütün neon ışıkları bir anda söndüğünde ve aniden yandığında bile gözler önünde olan pagoda daha da güzelleşiyordu. Bütün Asuka’dan gözüken pagoda, Gourd Poud’u kaplamış, Asuka gecelerinin yerini tayin eden bir sınır taşına dönüşmüştü.

Kenzö ve Kiyoko için pagota tüm saflığıyla her yeri kuşatmış, ulaşılmaz bir hayatın hayali gibiydi. Park alanındaki yan yana duran parmaklıkların önünde bir süre daha boş gözlerle yukarıya doğru baktılar.

Kenzö bir atlet, ucuz bir pantolon ve tahta sandaletler giyinmişti. Açık tenliydi ama omuzlarının biçimi ve göğsü güçlü görünüyordu. Kaslı vücudunda koltukaltındaki kıvrımdan fırça gibi siyah kıllar çıkmıştı. Kolsuz bir elbise giyinen Kiyoko’nun ise Kenzö’nun isteği doğrultusunda koltukaltları her zaman ki gibi traşlıydı. Kiyoko’nun vücudundaki kıllar çıkmaya başladığında bu her ikisine de acı veriyordu ve beyaz teninde fışkıran kıllar konusunda Kiyoko çok takıntılıydı.


Kiyoko’nun küçük yuvarlak bir yüzü vardı. El örgüsü şirin bir elbise giyinmişti. Kararlı ve ciddi küçük bir hayvana benziyordu. Görür görmez güveneceğiniz bir tipti ama düşüncelerini ele vermeyen bir yüze sahipti. Kolunda pembe plastik geniş bir çanta asılıydı ve aynı zamanda Kenzö’nun soluk mavi tişörtü. Kenzö elleri boş dolaşmayı severdi.

Kiyoko’nun gösterişsiz saçlarından ve makyajından tutumlu insanlar oldukları hemen anlaşılıyordu. Bakışları netti ve başka erkekler için vakti yoktu.


Park alanını geçip karanlık yoldan Yeni Dünya’ya girdiler.


Büyük mağazanın giriş katı envai çeşit renklerde muhteşem parıltılı ve ucuz eşya yığınlarıyla doluydu. Satıcı kızlar eşyaların arasında ciyaklıyorlardı. Serin floresan ışığı etrafı aydınlatıyordu. Tokyo Kulesi’nin rastık taşından yapılmış modelinin önündeki koruda Tokyo manzarasının boyalı olduğu bir ayna asılıydı. Kenzö ve Kiyoko karşı duvarda duran yazlık elbise ve kravat yığınlarının aynadaki yansımasının yanından geçip gittiler.


“Böyle aynalarla dolu bir yerde bulunmaya dayanamıyorum,” dedi Kiyoko. “Bu beni utandırıyor.”


“Utanacak bir şey yok,” diye sertleşti Kenzö. Karısının sözlerini ciddiye alırdı. Ve yine yerinde, duruma uygun bir cümle kurmuştu. Karı koca oyuncak bölümüne geldiler.


“Oyuncak bölümünü sevdiğini biliyor. O yüzden burada buluşalım dedi.”

Kenzö güldü. Trenler, otomobiller ve uzay mekikleri arasında mutluydu. Ona buna dokunup, hiçbir şeyi satın almaması Kiyoko’u her zaman utandırırdı. Onu kolundan tutup, tezgahtan uzaklaştırdı.

“Erkek çocuk istediğin çok belli. Şu baktığın oyuncaklara bir bak.”

“Erkek ya da kız olmasını çok fark etmez. Sadece bir an önce olsun istiyorum.”


“İki yıl daha, hepsi bu.”


“Her şey planladığımız gibi.”


Kazandıkları paraları dikkatli bir şekilde ayırıp, plan X için, plan Y için ve plan Z için diye etiketlendirip, biriktiriyorlardı. Bir çocuğa kesinlikle plana uygun zamanda sahip olmalıydılar. Çocuk özlemleri ne kadar büyük olursa olsun, plan X için gereken para elde edilinceye kadar beklemeleri gerekiyordu. Çamaşır makinesi, buzdolabı, televizyon gibi bir çok ihtiyaçtan dolayı gidişata bakıp, plan A, plan B ve plan C için gerekli parayı kazanmayı beklediler. Plan A ve plan B’yi hallettiler. Plan D için ise biraz daha paraya ihtiyaçları var. Bu yüzden de gardıropları biraz boş. Kıyafetler her ikisinin de çok ilgisini çekmiyor. İhtiyaçları küçük bir dolaba sığacak kadar ve tek ihtiyaçları kışın onları sıcak tutacak bir şeyler.

Büyük harcama yaparken her zaman dikkatliydiler. Katologları inceliyor ve çeşitleri karşılaştırıyorlardı. Ürünü daha önce satın almış insanlar fikir danışıyorlar ve sonunda da Okachimachi’deki toptancıya gidip, alışverişlerini yapıyorlardı.


Çocuk hala onlar için ciddi bir sorumluluktu. İlk başta güvenli bir yaşam ortamı hazırlamaları için gerekli para kazanılmalıydı. Hatta ailenin durumdan utanç duymaması için gerekenden daha çok para kazanılmalıydı. En azından çocuk büyüyünceye kadar ki dönem için. Kenzö bu konu hakkında çocuk sahibi olan arkadaşlarıyla konuştu. Süt tozu için bile harcadıkları para onu epey düşündürdü.

Planları gayet düzgün işliyordu ama fakir olmanın da ayıplanacak bir şey olmadığının bilincindeydiler. Plan doğrultusunda çocuk için gereken ortam yaratılacak ve çocuk aileye katıldığında refah dolu günler onları bekliyor olacaktı. Sonunda gelecek güzel günlerin çok uzak olmadığını anladılar. Önlerindeki ışığa doğru gözlerini dikip baktılar.


Kenzö en çok umuttan yoksun yaşayan çağdaş Japon gençlerine sinirleniyordu. Öyle derin düşünen bir adam değildi ama dinsel inançları vardı. Eğer bir insan doğaya saygı gösterir, ona itaat eder ve kendi için çalışırsa, yollar bir şekilde önünde açılırdı. Yapılması gereken ilk iş evliliğin kurulu düzenine saygı göstermekti. Umutsuzluğun en büyük panzehiri karı kocanın birbirine duyduğu güvendi.


Neyse ki Kiyoko’ya aşıktı. Bu yüzden gelecek onun için umut doluydu. Tek yapması gereken doğanın onun için sunduğu koşulların peşinden gitmekti. Bugün ve yarın başka kadınlar ona doğru adımlar atacaklardı. Ama Kenzö bu durumdan alacağı zevkin doğal bir zevk olmayacağını her zaman bilecekti. Bu yüzden Kiyoko’nun son günlerdeki sebze ve balık fiyatlarının artışı hakkında yaptığı şikayetleri dinlemeye devam etti.

Karı koca marketi dolaşıp, oyuncak bölümüne geri döndüler.

Kenzö’nun gözleri daha önce baktığı bir oyuncağa takıldı. Uçan cisimlerin bulunduğu bir istasyon. Metal bir levhanın üzerine kurulmuş ayrıntılı bir mekanizma, sanki pencereden bakılıyormuş havası verilerek boyanmıştı. Ortada bulunan kontrol kulesinde ışık yanıp sönüyordu. Koyu mavi plastikten yapılmış uçan cisimler olması gerektiği gibi havada asılıydı. İstasyon tam bir uzay görünümündeydi ve arkada duran metal levha üzerinde; yıldızlar, bulutlar ve bildik halkalarıyla Satürn gezegeni vardı.


Yaz gecesinin parlak yıldızları tüm görkemiyle gözler önündeydi. Metal yüzey üzerindeki boya öyle güzeldi ki bu kasvetli gecede kim olsa kendini oyuncaktaki gökyüzünde düşlerdi.

Kenzo birden kendini ileri doğru öyle bir attı ki Kiyoko onu durduramadan Kenzö uzay istasyonuna çarptı.

Uzay gemileri tavana doğru gidip gelmeye başladı.


Satıcı kız söylenerek oyuncağın yanına geldi.


Uzay oyuncağının tam karşısındaki tezgahta pastalar satılıyordu. Masanın tam ortasına da milyon yen krakerleri dizilmişti.


“Tam içindeyiz!” diye tezgaha doğru koştu Kenzö.


“Ne demek tam içindeyiz?” diye sorarak utangaç bir şekilde satıcı kızdan, kocasına doğru döndü Kiyoko.

“Krakerlerin konumuna bak. Bu iyi şans demek. Bundan hiç şüphem yok.”

Dikdörtgen krakerler büyük kağıt para şeklinde yapılmıştı ve banknot şeklindeki krakerlerin üstünde “bir milyon yen” yazılıydı. Krakerlerin üzerindeki jelatinde ise kağıt paralarda bulunan Prens Shotoku yerine kel mağaza sahibinin fotoğrafı duruyordu. Her paket içinde üç adet büyük kraker bulunuyordu.


Kiyoko itiraz etse de elli yen tutan üç adet krakeri Kenzö iyi şans getirsin diye satın aldı. Hemen paketini açıp birini Kiyoko’ya verdi, diğerini kendine sakladı. Üçüncü kraker ise Kiyoko’nun çantasına girdi.


Kenzö güçlü dişleriyle krakerden bir ısırık alınca önce tatlı sonra da hafif acımsı bir tat ağzına yayıldı. Kiyoko fare gibi krakeri azıcık kemirdi. Bu bile onun için büyük bir lokmaydı.


Kenzo yere düşen uzay gemilerini oyuncak tezgaha geri götürdü. Satıcı kız oyuncakları alırken oldukça sinirliydi.

Uzun boylu Kiyoko’nun küçük olmasına karşın dik göğüsleri vardı. Bu yüzden de güzel görünürdü. Kenzö’yla yürüdüğü zamanlar onun gölgesinde saklanıyor gibi dururdu. Sokakta karşıdan karşıya geçerlerken Kenzö ona sarılır, sağına soluna bakar onu bedeniyle korurdu.


Kenzö uysal kadınları severdi. Karısı da zaten böyle bir kadındı ve her zaman karar verme işini kocasına bırakırdı. Kiyoko hiç gazete okumazdı ama ev işleri konusunda çok titizdi. Elinde bir fırça tuttuğunda ya da takvim yaprağını çevirirken ya da yazlık bir kimonoyu katlarken yaptığı işle bütünleşirdi. Banyoda yıkanır gibi kendi dünyasını da yıkar, temizlerdi.


“Dördüncü katta bir kapalı eğlence merkezi var. Orada zaman geçirebiliriz,” dedi Kenzö. Kiyoko sessizce onu asansöre kadar takip etti ama dördüncü kata ulaştıklarında kocasının belini çekiştirdi.


“Para tuzağı burası. Her şey çok ucuz ama buna aldanıp, çok harcama yapıyor insan.”


“Konuşmaya gerek yok. Bu bizim güzel bir gecemiz ve kendine hadi bu seferlik böyle olsun dersen gözüne çok da masraf gibi gözükmez.”
“Bu seferlik böyle mi olsun? Hadi bir kere hadi bir daha derken artar böyle günler.”
Kiyoko’nun ciddi görüntüsü birden silindi. Kahverengi kraker parçası dudağına yapışmıştı.

Bunu fark eden Kenzö; “dudağını sil,” dedi. “Komik görünüyorsun.”

Kiyoko yanlarındaki sütunda bulunan aynaya baktı. Küçük parmağının tırnağıyla kırıntıyı temizledi.

“Denizler Altında Yirmi Bin Fersah” yazılı kapının önüne geldiler. Sivri kayalar tavana kadar uzanıyordu ve denizaltı görünümündeki bir odanın penceresinden bilet satışı yapılıyordu: yetişkinler için kırk, çocuklar için yirmi yen.

“Kırk yen çok fazla,” dedi Kiyoko aynadan başını çevirirken. “Bu kartondan yapılmış balık resimlerine bakınca insanın iştahı kesiliyor ve üstelik kırk yene en pahalı balıklardan kaç kilo balık alınır.”

“Dün bir parça siyah mercan için kırk yen diyorlardı. Ah insan ağzında bir milyon yeni çiğnerken bu tarz konuşmalar yapınca kendini dilenci gibi hissediyor.”

Tartışma sona erdi ve Kenzö biletleri satın aldı.

“Şu krakeri çıkar artık kafandan.”
“Ama iyi oldu tam da acıkmışken karşımıza çıktı.”

“Satın aldık işte tamam.”

Tren rayına benzeyen bir platform üzerinde altı adet küçük araba şeklinde vagon sıralanmıştı. Belirli aralıklarla ardı ardına dizilen vagonlar iki kişinin sığabileceği şekilde dizayn edilmişti. Üç ya da dört çift daha onlar gibi bekliyordu. Kenzö ve Kiyoko vagonun birine bindiler. Aslında iki kişi için oldukça dar bir araçtı. Kenzö kolunu karısının çıplak omzuna attı.

Operatör kibirli bir şekilde düdüğünü öttürdü. Kenzö’nun kolundaki ter soğumuş, Kiyoko’nun omzunu ve sırtını tutarken kaskatı olmuştu. Üst üste duran çıplak iki kol, bir böceğin kanatlarına benziyordu. Vagon sallanmaya başladı.

“Korkuyorum,” dedi Kiyoko. Yüzündeki ifade gerçekten korktuğunu belli ediyordu.

Ardı ardına sıralanmış vagonlar kayalardan yapılmış siyah bir tünele doğru yol aldı. İçeriye girer girmez karşılarına eğimli bir yol çıktı. Yankılanan sesler kulakları sağır edecek cinstendi.

Yeşil pulları parıldayan büyük bir köpekbalığı kafalarının üzerinden öyle bir geçti ki Kiyoko ördek gibi başını aşağıya daldırdı. Genç kocası kendisine yapışan Kiyoko’ya bir öpücük kondurdu. Köpekbalığının ardından araba tekrar bir virajı dönüp, kapkaranlık bir bölüme girdi. Kenzö’nun dudakları hala karısına kenetlenmiş durumdayken küçük bir balık önlerinde belirdi. Zıpladı, kayboldu ve tekrar göründü.

Karanlık Kiyoko’nu garip bir şekilde utangaç hale getirdi. Arada çıkan şiddetli sarsıntılar ve korkutucu sesler onu kendine getiriyordu. Karanlık tünellere girdikçe kocası ona daha da sarılıyor ve Kiyoko kendini çıplak hissediyor, kıpkırmızı kesiliyordu. Zifiri karanlık öyle koyuydu ki üstündeki elbise onu hiç örtemiyor gibiydi. Karanlık bir kulübede oyun oynayan bir çocuk olduğunu düşlemeye çalıştı. Karanlıkta açan bir çiçek gibi kırmızı bir ışık önlerinde parladı ve Kiyoko bir çığlık attı. Okyanusun dibinden büyük bir fenerbalığı ağzını onlara doğru kocaman açtı. Etrafındaki mercan zehirli yeşil su yosunlarıyla birlikte onunla savaşıyor gibiydi.

Kenzö yanaklarını karısının yanaklarına yasladı. – Kiyoko ona sımsıkı yapıştı- Kenzö bir yandan karısına sarılıyor bir yandan da onun saçlarıyla oynuyordu. Vagonun hızıyla karşılaştırılınca Kenzö’nun parmak hareketleri oldukça yavaştı. Kiyoko kocasının eğlendiğinin farkındaydı. Üstelik korkuyor olması onu daha da eğlendiriyordu.

“Bitiyor mu? Korkuyorum,” dedi ama gürültü arasında sesi pek duyulmadı.

Bir kez daha karanlığa girdiler. Hala korkmasına karşın, Kiyoko daha cesur görünüyordu. Kenzö’nun kolları onu sarmıştı ve korkacak ya da utanacak bir şey yoktu. Çünkü umut onları hiçbir zaman terk etmemişti. Tıpkı gerilim gibi mutluluk da hep yanlarındaydı.

Büyük pis bir ahtapot önlerinde belirdi. Kiyoko bir kez daha çığlık attı. Kenzö onu ensesinden öptü. Ahtapotun büyük dokungaçları tüm mağarayı sardı gözlerinden etrafa vahşi bir ışık yayıldı.
Son dönemeçteki yosunlar ormanında onları boğulmuş bir ceset bekliyordu.
Sonunda tünelin ucunda ışık belirdi. Vagon yavaşladı ve rahatsız edici gürültü azaldı. Aydınlık platformda üniformalı bir adam uzanıp vagonu durdurdu.

“Bu kadar mı?” diye sordu Kenzö.

Adam “evet” dedi.
Kiyoko doğrularak platforma çıkarken kocasına fısıldadı : “Kırk yen verdiğin için kendini kötü hissediyor olmalısın.”

Kapıya geldiklerinde krakerlerini karşılaştırdılar. Kiyoko çeyreğini, Kenzö da yarısını yemişti.

“Hala bitiremedik,” dedi Kenzö. “Öyle korktuk ki yemek aklımıza gelmedi.”

“İyi işte mutlu olmalısın.”

Kenzö’nun gözleri üzerinde parlak bir yazı olan başka bir kapıya takıldı. Hareket eden elektronik tabelada “Sihirli Dünya” yazıyordu. Gümüş ve altın renkli puanlardan yapılmış elbiseler giyen bir grup cücenin bulunduğu resme baktılar. Cücelerin gözlerinden mavi ve yeşil ışıklar çıkıyordu. İçeri girmeyi teklif etmeye çekinin Kenzö duvara doğru yanaşarak krakerini yemeye koyuldu.

“Otoparktan geçişimizi hatırlıyor musun? Işık gölgemizi birkaç adım önümüze düşürmüştü. O zaman aklıma komik bir şey geldi. İkimizin gölgesinin yanında küçük bir erkek çocuğunun gölgesi. Elinden tutmuşuz, yürüyoruz. Sonra bir baktım gölge elimi bıraktı yanımızdan ayrıldı.”

“Hayır!”

“Sonra etrafıma baktım. Arkamızdaki insanlarmış. Top oynayan iki şoförden biri kaçan topun ardından koşmuş.”

“Bir gün bu da olacak. Üçümüz gezmelere gideceğiz.”


“ Onu buraya getiririz.” Kenzö duvardaki tabelayı işaret etti. “Bu yüzden nasıl bir yer diye önce girip, bir bakmalıyız.”
Kiyoko bu sefer bir şey söylemedi. Kenzö bilet penceresine doğru yöneldi.

Muhtemelen yılın kötü bir zamanı olduğu için Sihirli Dünya pek gözde bir mekan değildi. İçeride yapay çiçeklerin bulunduğu bir patika onları bekliyordu ve bir müzik kutusu çalıyordu.
“Bir gün bir ev inşa edersek böyle bir patikamız olsun.”

“Ama çok çirkin,” diye itiraz etti Kiyoko.

Nasıl olur da kendileri için bir ev yapabilirlerdi? Bir ev yaptırma fikri ikisinin de hesapları arasında yoktu. Ama tabi düşünülebilirdi. Hayal ettikleri sürece isteklerinin doğal olarak gerçekleşmesi mümkündü. Bu gece nasıl olduysa içlerinden geçen her türlü düşünceyi ve hayali dile getirmişlerdi. Kiyoko bunu milyon yen krakerlerine bağlıyordu.

Müthiş güzellikteki yapay kelebekler, yapay çiçeklerden bal topluyorlardı. Bazıları kocamandı ve yarı şeffaf kırmızı kanatlarının üzerinde sarı ve siyah benekleri vardı. Kelebeklerin yuvarlak gözlerindeki minik ampuller yanıp, sönüyordu. Günbatımının ışığı plastik çiçeklere ve çimenlere yumuşak bir hava veriyordu. Belki de bu sisli görüntünün gizemi yerden havalanan tozlardı.
Okları takip ederek girdikleri ilk odada bir simetri sorunu var gibiydi. Zemin ve eşyalar odada anlamsız bir biçimde asılı duran karşılama notunu işaret ediyordu.
“Burası yaşamak isteyeceğim türde bir ev değil,” dedi Kenzö tahtadan yapılmış sarı lalelerin bulunduğu masaya yaklaşarak. Kelimeler ağzından kesin bir istek gibi çıkmıştı. O bunun farkında değildi ama öyle kendinden emin konuşmuştu ki karşısındaki ister istemez durumu kabul edecekti. Hayal kurarken başkalarının hayallerini küçümsemek aslında çok da garip bir şey değildi.

Masaya dayanan Kiyoko’yu karşısında atletiyle konuşan kocasına bakıp, gülümsedi. Çok evcil bir hali vardı. Pazar tatilini kendi istekleri doğrultusunda geçiren bir adam, saçma sapan yerleştirilmiş eşyaların bulunduğu bir odada günü sonlandırıyor.

“Böyle bir yerde yaşayabilirsin diye düşünüyorum,” dedi Kiyoko. Pille çalışan bir bebek gibi kollarını açıp tahta lalelerin hizasına gelerek kollarını kocasına doladı.
Kenzö’nun ciddi duran kaşları aşağıya düştü ve gülümsedi. Kendisine yaklaşmış olan yanağı öptü ve krakerinden kabaca bir ısırık aldı.

Daha sonra gıcırdayan bir merdivenden, sallanan bir geçitten, alçak bir köprüden ve canavar kafalarının bulunduğu parmaklıklı bir yoldan geçtiler. Daha dolaşacak pek çok yer vardı ama içerisi onlara fazla sıcak geldi. Kenzö önce kendi krakerini sonra da karısınınkinden arta kalanları bitirdi. Balkona açılan bir kapının önündeki sallanan ata bindi ve akşam rüzgarıyla serinlemeye çalıştı.
“Saat kaç?” diye sordu Kiyoko. “Dokuza çeyrek var. Hadi çıkıp, dokuza kadar oyalanalım.” “Susadım, kraker çok kuruymuş.” Elinde tuttuğu Kenzö’nun tişörtünü yelpaze gibi kullandı.

“Bir dakika içinde içecek bir şeyler buluruz.”

Geniş balkonun bulunduğu yerde akşam rüzgarı serin serin esiyordu. Kenzö kollarını açıp kocaman gerindi. Karısının yanındaki parmaklıklara dayandı. Çıplak kolları siyah parmaklıklara değince gecenin nemi onu ıslattı.

“Geldiğimizde hava bu kadar serin değildi.”


“Aptal olma,” dedi Kenzö. “Burası yüksek de ondan.”

Aşağıdaki açık hava eğlence parkının siyah makineleri uyuyor gibiydi. Atlı karıncanın boş koltukları gecenin neminden dolayı ıslaktı. Çarpışan arabaların arasında duran demir sütunlar buz gibi görünüyordu.
Solunda bulunan restoran eğlence parkıyla karşılaştırılınca oldukça hayat doluydu. Yukarıdan kuş bakışı büyük mekana incelediler. Her şey bir tiyatro sahnesi gibi görünüyordu: küçük kulübelerin çatıları, onları birbirine bağlayan geçitler, bahçedeki dere ve göller, taş fenerler, geleneksel Japon odaları ve içlerinde kırmızı kuşaklarıyla servis yapan kimonolu kızlar ya da dans eden geyşalar. Fenerlerin beyaz saçakları ve üstündeki yazılı harfler olağanüstü güzel görünüyordu.

Rüzgar; restorandaki sesleri yukarı kadar çıkartıyordu. Ve aslında kasvetli olan bu yaz gecesine mistik bir güzellik katıyordu.

“Çok pahalı bir yer olduğuna bahse girerim,” dedi Kiyoko her zaman ki gibi en romantik konuşmasını yaparak.
“Elbette. Sadece aptalların gittiği bir yer.”
“Hıyarları çok lezzetli o yüzden biraz pahalı dediklerine eminim. Sence bir hıyar kaç paradır orada?”
“İki yüz belki.” Kenzö tişörtünü alıp, giyindi.

Kiyoko kocasının düğmelerini iliklerken konuşmayı sürdürdü: “Müşterilerinin aptal olduğunu düşünüyorlardır herhalde. Bir hıyarın on katı fiyatında. Yirmi yene en kalitelisini satın alırsın.”

“Evet bayağı ucuzmuş.”

“Önümüzdeki haftadan sonra fiyatlar daha da düşer.”

Dokuza beş dakika kalmıştı. Üçüncü kattaki merdivenlerin yanına gelip, aşağıdaki kafeye baktılar. İki krakeri de yemişlerdi. Üçüncüsü ise Kiyoko’nun çantasına yumuşamaya başlamıştı.
Yaşlı kadın sabırsız bir insandı bu yüzden de erkenden gelmişti. Caz orkestrasının yanındaki oturduğu koltuk her yeri rahatlıkla görebileceği bir konumdu. Bir tek müzisyenlerin arkasındaki palmiye saksılarının olduğu bölümü göremiyordu. Yazlık kimonosuyla yaşlı kadın, pek de ortama uygun giyinmiş görünmüyordu.

Orta yaşını çok geçmemiş, minyon bir kadındı. Temiz sıradan ve güzel bir yüzü vardı. Konuşurken yüzünde pek çok mimik oluşuyordu. Gençlerle anlaştığı için kendiyle gurur duyuyor olmalıydı.

“Siz de bana eşlik edersiniz diye düşünüp, beklerken pahalı bir şeyler ısmarladım.” Üstünde meyvelerin takılı olduğu uzun şık bir bardak kadının önüne kondu.

“Çok cömertsiniz, soda bizim için yeterli olur.”

Uzun ve gergin parmaklarıyla yaşlı kadın kaşığına uzandı ve bardağın içindeki kremayı karıştırdı. Bir yandan da her zaman ki gibi canlı canlı konuşmayı sürdürdü.

“Burasının gürültülü olması güzel bu sayede kimse konuşmalarınızı duyamaz. Bu gece Nakano’ya gideceğiz. – Sanırım telefonda bahsetmiştim sıradan bir eve gideceğiz.- Düşünebiliyor musunuz müşterilerimiz mezunlar toplantısı yapan ev hanımları. Günümüz zengin kadınları fazla bir şey bilmezler. Böyle bir fikir akıllarına zor gelmiş olmalı. Her neyse, onlara sizden bahsettim. Onlar da bir tek sizi istediler. Yani öyle bu işin uzmanı birilerini istemiyorlar, anlarsınız işte. Ve onlara karşı mahcup duruma düşmek istemiyorum. Ev sahibi kadına iyi bir fiyat önerdim. O ise bunu ucuz buldu ve eğer sizden memnun kalırsa güzel bir bahşiş de vereceğini söyledi. Tabi piyasa fiyatları hakkında hiçbir fikri yok. Ama şimdi sizin işinizi çok iyi yapmanızı istiyorum. Tabi size ne yapmanız gerektiğini anlatmama gerek yok ama onları memnun edersek bundan sonra başka zengin müşteriler de bulabiliriz. Tabi ikinizi birden isteyecek başka müşteri bulmak kolay olmayacak ama şimdi bunu düşünmüyorum. Sadece beni utandırmayın yeter. Her neyse ev sahibi kadın önemli bir adamın eşi ve bizi Nakano İstasyonu’nun önündeki kafenin orada bekleyecek. Daha sonra olacakları biliyorsunuz. Bizi eve taksiyle götürecek ama karışık yollara saparak kafamızı karıştırmak isteyecektir. Gözümüzü bağlayacağını düşünmüyorum ama çıkışta da evin arka kapısını kullanmamızı isteyecektir ki evin daire numarasına bakmayalım. Bu durumdan ben de sizin gibi hoşlanmıyorum ama daha sonrası için güvenlik adına insanlar böyle şeyler yapar. Bu sizin canınızı sıkmasın. Beni sorarsanız ben siz işinizi yaparken koridorda bekliyor olacağım. Eve kim gelmiş kim gitmiş umrumda değil ben de işimi yapacağım. Hadi gidelim isterseniz. Ve tekrar söyleyeyim, sizden iyi bir performans bekliyorum.

Gecenin geç bir saatiydi. Kenzö ve Kiyoko işlerini yapmış, yaşlı kadından ayrılıp Asuka’ya geri dönmüşlerdi. Her zamankinden daha bitkin haldeydiler. Kenzö tahta sandaletlerini caddede sürte sürte yürüyordu. Parktaki ilan tahtaları bulutlu göğün altında kapkara görünüyordu.

İstem dışı başlarını kaldırıp Yeni Dünya’ya baktılar. Neon ışıklarının çarptığı pagoda karanlık görünüyordu.

“Ne kadar kokuşmuş bir topluluktu. Daha önce böylesi kibirli, kokuşmuş insanlar görmemiştim,” dedi Kenzö.

Gözleri yerde olan Kiyoko cevap vermedi.

“Daha önce sen hiç böyle yaşlı kadınlar görmüş müydün?”

“Hayır. Ama ne yapabilirsin ki? İyi para verdiler.”

“Kocalarından aldıkları parayla başkalarının özel hayatlarını dikizliyorlar. Paran olduğunda sakın böyle şeyler yapma.”
“Zevzek,” Kiyoko’nun gülümseyen yüzü karanlıkta bembeyaz görünüyordu.
“Gerçekten iğrenç bir topluluktu.” Kenzö beyaz yüzüyle kendi kendine söylendi. “Ne kadar?”
“İşte burada,” Kiyoko sakin elini çantasına atıp, makbuzlar çıkardı.

“Beş bin mi? Daha önce hiç bu kadar çok para kazanmamıştık. Ama yaşlı kadın üç binini aldı. Lanet olsun! Bunları yırtıp atmak istiyorum. Bunu gerçekten yapmak istiyorum. Bu beni rahatlatacak.”

Kiyoko paranın güvenliği açısından çekleri alıp, çantasına geri koydu. Parmakları milyon yen krakerine değdi.

“Onun yerine bunu kır,” dedi sessizce.
Kenzö krakeri aldı, poşetini açıp, yere attı. Kağıt yere düşerken sessiz sokakta bir hışırtı yarattı. Kraker tek elle kırılmayacak kadar büyüktü bu yüzden Kenzö onu iki eliyle bölmeye çalıştı. Islak ve çok yumuşaktı. Erimiş yüzeyi tüm eline yapıştı. Kenzö bölmeye çalıştıkça, kraker direndi. En sonunda uğraşmayı bıraktı.


[1966]


Yukio Mishima


Çeviri: Candan Selman


Komşunun Tuhaf Kafası Yunan Yeni Dalga Sineması

2009 yılında Kynodontas (Köpek Dişi) filmini izlediğimden beri gözüm komşuda. Modern dünyada robota dönüşen, sistemin kölesi, oyun...